İlham Panosu

Kategoriler


Kullanım

Fantasy Map of Kara Hatlar

Kara Hatlar — Anadolu’nun Gölge Çağı (Uzun, romansal anlatı)

İnsan zamanının kenarındaki ülkede, tarih bir yara gibi kabuğunu çatlatmıştı. Taşlar hâlâ eski isimleri fısıldıyor, ama fısıltılar kirlenmiş; adalet terazileri eğilmiş, su ritüelleri tuzlu gözyaşlarına dönüşmüş, ve putların gölgeleri, en beklenmedik sabahlarda siper hatlarının üzerinde boy atıyordu. Bu evrende çağlar birbirinin içine geçmiş, imparatorlukların haritaları hâlâ yüzeyde dururken derininde daha eski haritalar, daha ilkel kıyafetler ve daha keskin açılarla var olmaya devam ediyordu.

İlkbahar rüzgârları Yanartaş Havzası’ndan esince kasaba köylüleri toprağın kokusunda bir değişikliği anlarlermiş. Orada ateş, can bulmuş gibi değil; daha ziyade Angra Mainyu’nun külü rüzgârla yayıldığında toprağın hafızasını yıkıyor, ekinlerin anılarını yok ediyordu. O külü soluyanlar birer birer yüzlerini unutuyor; adlarını söyleyemeden aranan bir asker, bir gece siperlerden dönüp komutanına bakarken gölgesinde başka bir gözün parladığını hissediyordu. Yanartaş’ın alevi yalnızca doğayı yakmıyor, aynı zamanda insanların içinde uyuyan eski düşmanları çağırıyordu: Chimera’nın küllerinden türeyen alev-insanlar, yanardaş karnından çıkanan birer kabuk gibi etrafları yakıyorlardı.

Çukur Hatları, yani o geniş siper ağı —bugün haritalarda düz bir plato, tarla ve birkaç kasaba olarak görülen alan— aslında çağın en geniş yarasıydı. Burada, Altın Kalkan Birliği’nin lejyonları, Mithras’ın Kanlı Ahdi gibi eski törenlerle disiplinlerini korumaya çalışıyor; ama kan antı, uzun gecelerin ve yankılanan bombaların arasında bir ruh hırsızına dönüşmüştü. Lejyon kamplarında taşan karanlık, Gölge İzleri olarak bilinen, en sert erlerin bile kalbini yutuyordu. Siper yorgunluğu yalnızca etin ve kemiğin sınırlarını zorlamıyor; rüyaları, anıları ve nihayetinde kişilikleri de erozyona uğratıyordu.

Bergama’nın taş taşına sinmiş Nemesis fısıltıları, adalet uğruna gelenlerin umutlarını değil, intikamın acı maskesini besliyordu. Bergama’nın tapınaklarının heykelleri, kendi adlarının altına kan doldukça, eski davalara dair ruhları çağırıyor; adalet isteyenlerin sesleri, beraat umuduyla gelenlerin boyunlarına birer halka gibi düşüyordu. Tapınakta, yargılanan bir adamın iki dudağı arasında söylenen kelime, tanrıçanın gözlerini açıyordu — ve Nemesis, o sözü kendine benzetip şehirde yürütüyordu. Bazen adalet, kılıç değil, daha tehlikeli bir şey olurdu: ruhları hükmeden bir yasa.

Doğuda, Eriha Ovası’nın çamurlarında Tiamat’ın tuzlu nefesi kıyıya vurduğunda, Fenike limanlarının gece bekçileri farklı bir korku öğrendi. Deniz antlaşmalarının sinsi maliyeti bir kez daha ödeniyordu: Derin Akıncıların şiiri, kıyı halkının kanına karıştı. Fenike tüccarlarıyla cinsel antlaşma yapanlar suyun içinde başka biçimlere büründü; bazı kasabalar belirsiz bir “Innsmouth” melezliğine doğru kaydı—yüzgeçli işçiler, siyah tel örgüler arkasında alçak şarkılar söylüyordu. Bu dönüşüm, Anahita’nın tuzlu gözyaşlarının bir versiyonuydu: su kutsal kalmaktan çıkıp bir bağa, bir zincire dönmüştü.

Nil’in Kara Deltası’nda, Osiris’in parçaları yavaş yavaş uyandırıyordu onları arayanları. Tapınakların coinleri, mumyalanmış askerlerin kemik gıcırtılarıyla konuşup plan yaparken, Mahşer-Terazisi kendine yeni ölçüler biçiyordu. Rahiplerin tarttığı kalpler, eğer yanlış bir ritüelle karşılaşırsa, yaşayanların kalp taşlarına dönüşmesine neden oluyordu. Bir köy halkı heykellerin gölgesine sığınırken, çocuklarının birer birer taşlaşmasına şahit oldu — mumyalanmış savunucular, şehrin sularıyla beslendiğinde uyanıyorlardı.